Haftalardır bu köşeden haklı isyanlarımı dile getiriyorum. Tribünlerdeki yakışıksız küfürlerden, antrenörlük kurs ücretlerinin fahişliğinden, çocuklarımızı eve hapseden tabletlerden dert yandım. Sitem ettik, çünkü önemsiyoruz. Kızdık, çünkü daha iyisini hak ediyoruz.
Ama bugün yazacaklarım “sitem” değil, “umut” üzerine olsun istedim. Bugün, karanlık tabloları bir kenara bırakıp, o karanlığı delen en güçlü ışıktan; Sporcu olmaktan bahsetmek istiyorum.
Bizler Zonguldak’ta, Ereğli’de, Çaycuma’da hafta sonları tribünlerden sadece “maç” izlemiyoruz dostlar. Biz orada hayata tutunan gençleri izliyoruz.
Son günlerde haber bültenlerine, gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmaya korkar olduk. Sigara ve alkolün ötesinde, gençlerimizin pırıl pırıl zihinlerini hedef alan o “uyuşturucu” illeti, ne yazık ki kapımızdaki en büyük tehlike. Sokaklar, parklar bazen tekinsizleşebiliyor. İşte tam bu noktada spor, bir gencin giyebileceği en sağlam çelik yelek oluyor.
Bir genç, akşam antrenmanı olduğu için sigara dumanından kaçıyorsa, hafta sonu maçı olduğu için alkol masasından değil erken uyumaktan keyif alıyorsa, o genç kurtulmuş demektir. Sporcu olmak demek; sadece topa vurmak değil, iradene sahip çıkmaktır. Vücuduna giren zehrin performansını düşüreceğini bilen çocuk, o zehri elinin tersiyle iter.
Sahalarda eğittiğim çocuklara hiç üşenmeden şu sözümü tekrarlamışımdır: “Bir çocuğu sahaya çekmek, onu bin türlü beladan çekip almak demektir. Spor yapınca, kötü alışkanlıklarınızdan da uzaklaştığınızı göreceksiniz.”
Sporun sağlıklı yaşama etkisini anlatmaya tıp kitapları yetmez ama biz sahada görüyoruz. Sporcu adamın duruşu başkadır, nefes alışverişi başkadır. Sabah uyanırken yataktan yorgun kalkmaz sporcu. Ama mesele sadece kas ya da kemik değildir. Spor; düşmeyi, kalkmayı, yenilmeyi ama asla pes etmemeyi öğretir. Hayatın ta kendisidir. Bugün sahada 90. dakikada yediği golle yıkılan ama ertesi hafta “yeniden başlayacağım” diyen bir çocuk, yarın hayatın zorlukları karşısında da yıkılmaz. Depresyonun, bunalımın, yalnızlığın ilacı o soyunma odasındaki dostlukta, o sahadaki alın terindedir.
Bizim tribünlerimizde bazen tansiyon yükselse de, özünde spor birleştirici mayamızdır. Ereğli’sinden Çaycuma’sına, Kilimli’sinden Devrek’ine kadar; statüsü, mahallesi, siyasi görüşü ne olursa olsun, bir gol sevinci herkesi aynı anda ayağa kaldırır.
Sahada ter döken gencin kimin oğlu olduğunun önemi yoktur; o artık “bizim çocuğumuzdur”. Pası atanla golü atanın kucaklaşması, toplum olarak hasret kaldığımız o “birlik” duygusunun en saf halidir.
Ben yıllardır o sahalarda yüzlerce, binlerce genci kayda aldım. Kameramın ekranından baktığımda sadece futbolcu görmüyorum; Zonguldak’ın geleceğini görüyorum.
Buradan anne babalara, öğretmenlere, abilere sesleniyorum: Çocuklarımızı tabletlerin soğuk ekranından, sokakların tehlikeli köşelerinden kurtarmanın reçetesi bellidir. Onlara bir forma verin, bir spor ayakkabısı alın, bir kulübe yazdırın. Branşı ne olursa olsun, yeter ki “sporcu” kimliğini taşısınlar.
Spor yapan çocuktan zarar gelmez. Spor yapan genç, bu ülkenin, bu şehrin en sağlam temel taşıdır.
Gelin, kötülüklere inat, gençlerimizi sporun aydınlık limanına demirleyelim.
Sağlıkla ve sporla kalın…